»

Her sanatçı yaptığı eserlerle yıllar hatta yüzyıllar boyunca anılır. Ressamlarda

resimleriyle çağlar boyunca anılırlar. Kimi büyük ressamlar yaşamları boyunca

hak etmedikleri bir hayat sürmüş olsalarda öldükten sonra eserleri paha biçilemez

olarak değer görmüştür. Örneğin Van Gogh bunlar içerisinde en belirgin örnek

olarak karşımıza çıkar.

Ressam Kemal Şimşek    (Sponsor Link)
Ressam Kemal Şimşek’in biyografisi, resimleri, heykel çalışmaları ve sergi haberlerinin yeraldığı kişisel web sitesi.

Hakan Şimşek
Yağlıboya tablolar, karakalem desenler, kaplamalar ve dijital resimler bulunuyor.

Resim ve Baskı Örnekleri
Serigrafi baskı, metal gravür, baskı örnekleri, kara kalem çalışmaları ve sanatçı hakkında bilgiler.

Çizge Resim Sanat Galerisi
Amatör ressamların çalışmalarını ücretsiz sergilemeleri amacıyla kurulan galeri sitesinde aynı zamanda sergi haberleri, galeri adresleri, ve diğer sanat severlerle tanışma olanağı sunulmakta.

İpek Kocaaydın
Ressamın çalışmalarından örnekler, sergileri ve özgeçmişi.

Dilek Demirci
Ressam biyografisi, resimleri, sergileri ve çocuklarla yaptığı çalışmalar.

Hatice Kayalı Yılankırkan
Ressam Hatice Kayalı Yılankırkan’ın resim çalışmaları.

Doğan Yıldırım Erdem
Yağlıboya karakalem resimlerim ve heykellerimin oluşturduğu kişisel web sayfası.

Sevinç Sürer
Ressam Sevinç Sürer’in resimleri ve biyografisi.

Sunay Art Sanat Galerisi
Sunay Art kişisel sanat galerisi, web sitesi.

İnci Eviner
Türkiye’de genç kuşak çağdaş sanatçılarından İnci Eviner, desen, pentür ve yerleştirme alanlarında yapıtlar üretmektedir.

Kadıköy Sanat Galerisi
Kadıköy sanat galerisi web sitesi.

Ressam Metin Güçlü
Ressam Metin Güçlü’nün çalışmalarından örneklerin bulunduğu kişisel web sitesi.

Serpil Büber Resim Sergisi
Bu sitede, benim yağlı boya tablolarımı ve şiirlerimi bulabilirsiniz.

Genc Sanat Web Sitesi
Genç Sanat sanal müzesi. Hüseyin Aktaş, Aygün Aslan, Fortune Aseo, Esra Aslan, İnci Bacacı, Roş, Vivi Beskinazi, Ayla Birkan, Renan Ertosun, Korin Gabrieloğlu, Selma Girgin, Rosy Maçoro resim galerisi

Türkel Türegün
Ressam hakkında bilgi ile tabloları satın alınabilir.

Atanur Doğan
Asuman – Atanur Doğan’ın suluboya ve heykellerinden oluşan Anadolu motifleri ve diğer kültürlerin motiflerinden oluşan, ağırlıklı suluboya tekniğiyle yapılmış eserler.

Ressam Murat Sevinç
1985 yılından bu yana bir çok dergi ve gazetede ressamlık yapan ve hala bir çok yayınevinde ressamlık faaliyetlerini sürdüren Murat Sevinç’in web sitesi.

Galeri NEV
İstanbul ve Ankara’da şubeleri bulunan Türkiye’nin en eski ve köklü çağdaş sanat galerileri.

Can Vancı
Can Vancı’nın karakalem, illüstrasyon, maket çalışmaları ve kişisel bilgileri yeralıyor.

Rasim Güler
Ressam Rasim Güler’inin sergileri, yağlı boya resimleri, özgeçmişi ve şiirleri.

Lebriz.com
Sergiler, sanatçılar, müzayedeler, etkinlikler ile sanat tarihi gibi bölümler bulunuyor.

Cemal Varol Resim Sergisi
Cemal Varol’un desen, yağlıboya ve karışık teknik çalışmalarının bulunduğu kişisel resim sergisi.

Murathan Alınak
Gelenekselden farklı bir tarzda çizmiş olduğu hat eserleri ile bilgileri bulunmakta.

Alaattin Bender Resim Atölye ve Galerisi
Pirinç Han’daki atölyem de yarattığım Yağlı boya ve pastel resimlerim ile ünlü ressamlarımızın hayatına ve sanata dair güncellenen yazılarımı izleyebilirsiniz.

Selahattin Yıldırım
Sanatçının özgeçmişine ve çalışmalarına ulaşılabilir.

Fevzi Tüfekçi
Sitede, sanatçının gravür test ve denemeleri yer alıyor.

Harmony Sanat Galerisi
Resim, seramik, heykel sergileri ve sanat çalışmaları ile Kuzguncuk resim galerisi.

Sadık Varer’in Resimleri
Sadık Varer’in sanal resim sergisi, özgeçmişi ve iletişim bilgileri.

Sibel Tetik Günay Resimleri
Ressam Sibel Tetik Günay’ın resimleri, sergileri ve özgeçmişinin yeraldığı web sitesi.

Bakraç Sanat Galerisi
1999′dan bu güne, Refik Halid Karay’ın romanlarını kaleme aldığı huzur dolu mekanda bulunan resim galerisi.

Levissi Sanat Galerisi
Çetin Bilgin ve Elif Bilgin’in resim ve heykel çalışmaları.

Atelye E Sanat Grubu
Atölye E sanatçılarının Ankara galerilerinde sergilenen güncel eserleri.

Artgallery Kleopatra
Kleopatra sanat galerisi Ressam Sabiha Akmeşe tarafından 22.12.2000 yılında Ankara Oran Şehrinde açıldı.Galeri, sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapmayı eserlerinin tanıtımını sanatçıları ve eserlerini sanat severlerle buluşturmayı amaçlamaktadır.

Salih Yön Sanatevi – Antalya
Güsad başkanı ressam Salih Yön tarafından Antalya’da açılan sanatevi.

Ressam Bilal Geniş
Yaklaşık 33 yıldır resim çiziyorum ve şiir yazıyorum. Bu güne kadar 65 kişisel sergi açtım, ayrıca yazmış olduğum şiirlerede yer verdim. Umarım beğenirsiniz ve eleştirilerinizi yazarsınız.

Pınar Yasav – PınArt
Ressam ve yazar Pınar YASAV’ın biyografisi, çalışmaları ve sergilerinden görüntülerin yeraldığı tanıtıcı web sitesi.

Galeri İnterNet
Plastik sanatlar sitesi.

Sanat ve Yaşam
Sanat ve yaşama dair herşey.

Kle Dergi
Çizgi grubunca hazırlanan karikatür, illüstrasyonlar ve ilgili bilgileri.

Nurettin Erdoğan Resim Galerisi
40 yıla yakın birikim ve emeğin ürünlerinin yer aldığı kişisel web sitesi.

Ressam Esat Acet Eserleri
Ressam Esat Acet’in biyografi ve eserlerinin yer aldığı resmi web sitesi.

Ressam Sönmez Türker
Ressam Sönmez Türker’in eserlerini paylaştığı resmi web sayfasında, sanatçının biyografisi, resimleri ve sergi haberlerini yer alıyor.

Sanatolye
Ressam Serap Kökten’in, başta yağlı boya olmak üzere karışık teknik ve kolaj teknik çalışmaların ve özgeçmişinin yeraldığı kişisel sitesi.

Sencer Öztüfekçi – Detaylar
Sencer Öztüfekçi’nin kişisel tasarım ve çalışmalarının yayınladığı internet sitesi.

Pcface.net Duvar Kağıdı Arşivi
Türkiye’nin en geniş içerikli duvar kağıtları kaynak sitesi. Araçlar, celebrities, 3dsanat, manzara, hayvanlar ve daha bir çok kategori ile sizlerin karşısındayız.

Hayrettin Şengün
Ressam Hayrettin Şengün ün yağlı boya resimleri, fotoğrafları ve biyografisinin yeraldığı kişisel web sitesidir.

Alıntıdır.

İsmail Altınok (Burdur, 1920 – Ankara, 7 Mayıs 2002) , Türk ressam.

Hayat Hikayesi

]1959] yılında Ressam, sanat emekçisi ve öğretmen İsmail Altınok, 1920 yılında Burdur’da dünyaya geldi. İzmir Öğretmen Okulu’nda Abidin Elderoğlu’nun, 1943 yılında bitirdiği Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Malik Aksel ve Refik Epikman’ın öğrencisi oldu. 1942 yılında Cemal Tollu ile tanıştı. Ankara’da Eşref Üren ve Cemal Bingöl ile dostluklar kurdu. Eskişehir Lisesi, Ankara Atatürk Lisesi, Namık Kemal Ortaokulu, Ankara Koloji ve Kıbrıs Limasol 19 Mayıs Lisesi’nde resim öğretmenliği yaptı. 1955 yılında bir grup sergisi için Fransa’ya giderek bir ay Paris’te bulundu. İtalya|İtalyan hükümetinin bursunu kazanarak dört ay Roma’da kaldı. 1943 yılından itibaren Devlet Resim Sergileri’ne katılan ve çeşitli ödüller kazanan ressam, 1973 yılında öğretmenlikten emekli oldu.

İsmail Altınok’un ilk resim sergisi Ankara’da Devrim İlkokulu’nda (1948) , sonuncusu ise 2001 yılı Aralık ayında Ankara İş Bankası Sanat Galerisi’nde açtığı retrospektif sergidir. Resim sanatı üzerine yazdığı kitapların yanı sıra, çeşitli konferanslar verdi: “Bugünkü Türk Resmi”, “Türk Resminin Sorunları”, “Sanatın Tanımı”, “Vasarely”, “Toplumcu Görüş ve Resim Sanatı”, “Olumlu Sanat, Olumsuz Sanat”, “Resimde Kimlik Arayışı” bunlardan belli başlılarıdır.

Sağlık sorunları nedeniyle ömrünün son yıllarında resmi bırakmak zorunda kaldı. 7 Mayıs 2002 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

Sanatı

Burdur Resimleriİsmail Altınok’un tuval üzerine yağlıboya bir çalışması (Antalya, 1980) -

İsmail Altınok denilince akla onun Burdur resimleri gelir. Bu manzara resimlerinde o, doğayı kendine özgü bir tarzda soyutlar. Dr. Kıymet Giray, bir yazısında İsmail Altınok’un Burdur resimleri hakkında şöyle söyler: “Büyük boşluklar oluşturan beyaz yüzeylerin içinde varlığı duyumsanan kent, lekenin, renk lekelerinin tadıyla resimlenir bu manzralarda. Altınok çok geniş bir persfektiften bakmaktadır Burdur’a. Kenti uzaktan ve yüksekte bir noktadan izlemektedir. Dağların eteklerine yaslanan kent, kiremitler ve yer yer yeşil lekelerle kurgulanan bir görünümün yalın, duru, içten öznelliğiyle yakalanmaktadır Altınok’un paletine. Ayrıntıların yerini büyük yüzey hareketlerinin, fotografik gözlemlerin yerini yorumun aldığı bu resimlerde Altınok’un Burdur imgeleri başattır. ”

Altınok’un, bu manzara resimlerinde Burdur’a uzak bir noktadan bakmasının, yani kentin genel bir imgesini kendi soyutlama diliyle yansıtmasının tek nedeni ressamca bir kaygı ya da yaklaşımdan olmasa gerek. Bunda, doğduğu ve öğreniminin ilk yıllarını geçirdiği Burdur’u genç yaşta terketmek zorunda kalmasının da payı olmalı. 1935 yılında, 15 yaşındayken Öğretmen Okulu’na devam etmek üzere Burdur’dan ayrılan Altınok, önce İzmir’de, ardından Balıkesir’de öğrenimini sürdürür. Öğrenimini tamamladıktan sonra, kısa bir süre Burdur’un Çavdır ve Karamanlı köylerinde öğretmenlik yapar. Altınok’un Burdur’dan ikinci ayrılışı, Ankara Gazi Resim-İş Bölümü’ne devam etmek için olur. Bu tarihten sonra Burdur, Dr. Kıymet Giray’ın da belirttiği gibi, “artık aile ziyaretlerinin yapıldığı bir kent olarak yavaş yavaş Altınok’tan uzaklaşmaya başlayacak fakat, sanatsal üretiminin içinde kalıcılığını yakalayacaktır. ”

Burdur resimlerinin Altınok’un sanatsal üretiminde ağırlıklı bir yerininin olmasını nasıl yorumlamak gerek? Burada da, sanat dünyasında genellikle gözardı edilen, ya da salt kişinin gelişim psikolojisine indirgenen öznel gerçeklik’in, evrensele ulaşmada oynadığı önemli role tanık oluyoruz. Burdur, Altınok’a hem memleket, hem de malzeme, bir diğer deyişle imge kaynağı olmuştur. Altınok, bu malzemeyi sonraki gelişme aşamalarında, kendine özgü bir tarzda ustaca değerlendirmeyi bilmiştir.

Figüratif Anlatımlar

Dr. Kıymet Giray, Altınok’un Burdur resimlerinin ikinci gurubunu “aile resimleri” dediği “figüratif anlatımlar”ın oluşturduğunu yazar. “Baba-çocuk ilişkilerini sergileyen ve kendi ailesi ile çocukları arasında ilerleyen aile bağları yansır Altınok’un resim karelerine. ” Bu gruptaki ilk resimleri Epikman Atölyesi’nin (bkz. Refik Epikman) resim anlayışını yansıtır. Bu resimlerde, “figürlerin mekan, konstrüksiyon, geometrik ve soyutlamaya dayalı yorumların güdümünde ilişkilendirildiğini ve açık koyu leke dengelerinin bu kurguyu pekiştirdiği” görülür. “Bir baba olarak çocuklarını resimleyen Altınok, geçen zaman içinde Bonnard esinli yumuşak leke dengelerinin serbest dağılımını yeğleyen anlatımlara yöneldiğini kanıtlamaktadır. Bu yaklaşımı, manzara resimleri için de geçerlidir. ”

Soyut Uygulamalar

Altınok’un kendine özgü yumuşak bir değişim çizgisi izleyen resim anlayışı, 1942 yılında Cemal Tollu ile tanışması ve 1947 sonrası resim sanatında batının soyut uygulamalarının ve yöntemlerinin Türkiye’deki yansımalarıyla keskin bir dönüşüme uğrar. “Lekesel soyutlamalar, kaligrafik örnekler, geometrik soyulamalar derken op-art da resim sanatımızın içine girer. ” Bu dönem, Altınok’un da soyut resimlere yöneldiği dönem olacaktır. “Altınok, op-art çözümlemelerini sanat anlayışına katmaya başlar. Öncelik, pozitif negatif ilişkilerinin yarattığı görsel yanılsamalar üzerine gelişen çalışmaların örneklerinin üretilmesidir. Büyük renk alanlarının geometrik geçişleri, bağımsız, özgür bir resimsel dili çağrıştırır. Sanatçı, anlam ifade eden davranışların kıskacından, açık-seçik olmaktan kurtularak bir resimden beklenen plastik değer’lerin kurduğu ilişkilere yönelmektedir. ”

“Bu op-art resimleri üretmek, Altınok’un sanatına getirdiği radikal bir değişim olmaktan öte anlamlar taşır. Doğa ve figür resimlerini bir kenara bırakıp, matematiksel düzenlemeler, geometrik planlamalar, görsel yanılsamalar üzerine eğilmek, toplumu, üzerinde tartışıp geçildiği yeni bir akımla karşı karşıya getirmek anlamını taşıyacaktır. Resim sanatımızda soyut uygulamaların ağırlıklı olarak bütün sanatçılarımızı egemenliğine aldığı 1960′lı yıllarda İsmail Altınok op-art örnekleriyle farklı yorumlar yakalamaya çalışacaktır. 1975 yılında aldığı Devlet Resim ve Heykel Sergisi Başarı Ödülü, Altınok’un bu anlayışı özgün bir çizgide götürdüğünü kanıtlayacaktır. ”

Son Yıllar

İlerleyen yıllarda Altınok’un, geometrik ve soyutlamaya dayalı yorumlardan, tekrar manzara resimlerine yöneldiği görülür. 1990′lı yıllarda yaptığı son resimlerinde, serbest, belirgin ve kesişen fırça darbeleriyle oluşturduğu renk lekeleriyle yüzey hareketleri yaratır. Bazen bir iki fırça darbesiyle yarattığı bu hareketlilik etkisiyle oluşturduğu biçimler yoluyla resimlerinin plastik değerini artırır. Altınok’un bu resimleri, renk ve geometrik soyutlamaya dayalı geçmiş çalışmalarını gölgede bırakacak kadar yetkin uygulamalardır. Sanatçı, resimlerine konu olan nesneleri, bir diğer deyişle fotografik gözlemlerini kendine özgü bir soyutlama yoluyla önce biçime, ardından renk lekesine indirger. Böylece biçimler, görsel yanılsama yoluyla tekrar elde edilir olurlar.

Sanatçının ulaştığı yetkinlik gözönüne alındığında, son yıllarında rahatsızlığından ötürü resmi bırakmak zorunda kalması Türk resim sanatı için bir kayıptır.

Sanatçının, yeni resme başlayacaklara önerileri ise şunlardır:

“Önce yanlış alışkanlıkları varsa onları bırakmalarını salıklarım. Örneğin; kartpostal cinsinden resimler yapıyorlarsa, fotoğraflardan çalışıyorlarsa bunları hemen bırakmalıdırlar. “Ezbere resim yapıyorlarsa onu da bırakmalı; doğadan görüntüler (manzara) , ölüdoğa’lar (natürmort) , insan resimleri (figür, portre) yapmalıdırlar. Bu resimleri de kimilerinin yaptığı gibi doğadan not alıp evde ezbere boyayarak değil, doğa karşısında çizip, boyayıp tamamlayarak yapmalıdırlar. “Bir amatör bu doğa çalışmalarını yapıp iyi sonuç almadan soyut resme geçmemelidir. ”

Çeşitli yazı ve konferanslarında Türk resm sanatını, özellikle çağdaş Türk resimini şöyle değerlendirmiştir:

“Cumhuriyet ile başlayan yeni Türk Resmi, önceleri bürokratların ve ülkemize getirilen yabancı sanat uzmanlarının vesayeti ve denetimi altındaydı. Bu yabancılar, İkinci Paylaşım Savaşı dolayısıyla ülkemizi terk edince, onların bıraktıkları boşluğu bizim yerli ressamlar doldurdular. Bu ressamlar birdenbire hem ressam, hem öğretmen, hem sanat eleştiricisi, hem de danışman oluverdiler. “Bu dönemde hem Türk Resmi geri bırakılmış hem de ödül ve satış işlerinde (Devlet Sergileri) birçok yüz kızartıcı işler yapılmıştır. “Resim Ağalığı deyimi bu dönemin getirdiği bir deyimdir. ”

İsmail Altınok TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) Devrimci Eğitim Şurası’nda bir bildiri sunmuştur. Bu bildiride, kendi ifadesiyle, şu konulara değinmektedir:

“Bu bildiri ile 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans hareketlerinin nasıl geliştiğini, yetişen büyük ressamların katkılarını, Rönesans’ın kuzey ülkelerinde hangi sanatçıları yetiştirdiğini, İspanya, İngiltere ve Fransa’da yaşanan sanat olaylarını anlatıyorum. Bu natüralist sanatın son halkası olan İzlenimciliğin 20. yüzyılın başlarında, Kübizm, Soyut Sanat, Sürrealizm, Dadaizm, Op-Art, Pop-Art gibi yeni akımlarla nasıl ortadan kaldırıldığını açıklıyorum. Bu başarının kahramanlarını, sanatlarını, düşüncelerini belirtiyorum. Öte yandan, günümüzde hızla ilerleyen teknolojinin insanlara yeni bir yaşam üslubu sağladığını, bunun ressam, mimar, düşünür, işçi, işveren, teknisyen işbirliğiyle yaratıldığını ve yeni bir hümanizm yolunun yaratılmasına girildiğini söylüyorum. Ama natüralist sanatın da yapıldığını belirtiyorum. ”

Sanatı Üzerine Görüşler

İsmail Altınok, çalışmalarını sergilediği sergilerde çeşitli eleştiriler almıştır. Ressam ve sanat eleştirmenlerinin İsmail Altınok’un sanatı üzerine görüşlerinden bir kısmı aşağıda verilmektedir.

Adnan Turani (ressam) Halkbank tarafından hazırlanan katalogda şunları söyler:

“İsmail Altınok’u 1959-60 yıllarında tanıdım. 1948-49 yıllarında seyretmiştim. O zamanlar bir Viyyar-Bonnard etkisinde bazı resimlerini seyretmiştim. “Sonra bazı yazılarda kendisinin Burdur peyzajları yaptığını duydum. Bunlardan bir-iki tanesini de gördüm. Gerçekten bu resimler ustanın, ustaca fırça kullandığı ve renklerde de bir temizliğe vardığı resimlerdi. “O zamanlar soyut çalışmıyordu. Sanıyorum 1965′lerden sonra, İsmail Altınok bir soyut merakına düştü. Daha doğrusu çevre onu o noktaya doğru götürdü. “Sanıyorum bu değişiklikten sonra İsmail Altınok’la benim arkadaşlığım başladı. Dostluğum başladı. “İsmail Altınok’un bu büyük değişimi, bu dönemlerdeki dünyadaki tüm soyut yaygınlığına paralel bir çalışmaydı. “Birçok resmini gördüm. Benim kanaatime göre son resimlerinde boyanın tadını, renklerin tazeliğini daha bir rahatlıkla kullandığı kanısı bende vardır. Demek ki İsmail Altınok, bu boya tazeliği arayışında kendini daha bir tatmin edilmiş buluyor. İsmail Altınok’un Türk resmindeki yerini saptamak gerekirse, onun, bu peyzajları, bu taze boyanmış peyzajları (Burdur peyzajları) , sanıyorum, ondan en güzel örnekler. “. . . ama bir insan olarak ve bir sanatçı olarak Türk resminde kendini yoğun şekilde resme veren önemli sanatçılardan birisidir. İsmail Altınok, kendini tamamen resme vermiş, yani hayatı böyle geçen insanlardan biri. Ayrıca okuyan, yazan, mücadele eden bir tarafı da vardır ve bu tarafıyla kendini kabul ettirmiş insandır. ”

Kaya Özsezgin (sanat eleştirmeni) , Emlak Bankası tarafından hazırlanan katalogda şunları söyler:

“Bir kahvehane atmosferi içinde, soba başında ısınan ve sohbet eden Anadolu insanlarının, 1940 dönemi resmine özgü istif ve kompozisyon beğenisiyle yansıttığı bu yapıt ve onun hemen arkasından gelen Burdur peyzajları Altınok’un sanat kariyerindeki ilk çıkışları. “Özellikle Burdur peyzajları dikkat çekmiştir. “Elindeki fırçanın serbest tuşlarıyla biçimlendirdiği görünümleri, kendi koşulları içinde yoğunlaşan resimsel (görsel) bir olguyla bütünleştirir. “Ancak bu resimler, daha yeterince doygunluk düzeyine ulaşmadan, İsmail Altınok’un kesin bir dönüşüm yaparak, onların tam karşıtı olan geometrik-soyut bir çizgiyi benimser göründüğü 1970′li yıllara geliyoruz. “Altınok, bu dönem yazılarında da savunduğu bir görüş çerçevesinde Türk resminin yeni akım ve eğilimlerle bütünleşmekte geç kaldığı inancındadır. Bunun sorumlusu olduğunu öne sürdüğü sanatçıları suçlayıcı bir dil kullanarak sorumlu tutar. “Serginin uyandırdığı ilk izlenim İsmail Altınok’un yine manzara ağırlıklı ve izlenimsel nitelikli bir resme sahip çıktığı yönündedir. Ancak bu kez, Burdur peyzajları dönemine göre, fırçanın daha araştırıcı bir görüş doğrultusunda kullanıldığına tanık olmaktayız. ”

Kıymet Giray (sanat eleştirmeni) , İş Bankası tarafından hazırlanan katalogda şunları söyler:

“İsmail Altınok adı resim çevrelerinde Burdur resmiyle özdeş bir anlam taşır. “Büyük boşluklar oluşturan beyaz yüzeylerin içinde varlığı duyumsanan kent, lekenin, renk lekelerinin tadıyla resimlenir bu manzaralarda. Altınok, çok geniş bir perspektiften bakmaktadır Burdur’a. Dağların eteklerine yaslanan kent, kiremitler ve yer yer yeşil lekelerle kurgulanan bir görünümün yalın, duru, içten öznelliğiyle yakalanmaktadır Altınok’un paletine. “Burdur resimlerinin ikinci gurubunu figüratif anlatımlar oluşturur. Bu grup aile resimleridir. “Altınok’un sanat anlayışının bu yumuşak değişiminin arasında, keskin bir çizgi, radikal bir değişim olarak soyut resimlere yöneldiği dönem yer alacaktır. İşte bu aşamada Altınok, Op-Art çözümlemelerini sanat anlayışına katmaya başlar. “. . . görsel yanılsamalar kadar ışık ve hareket yoluyla yakalanan yanılsamalar da tuval yüzeyinde renklerin ve hareketin yeni kullanım biçimini yansıtırlar. “. . . resimlerin çizgi ve geometrinin yarattığı görsel yanılsamaları uyaran resimlerinden ressamlarımız ne kadar haberdarlardı? Çok açık değil. “Bu alt bilgi üzerine Op-Art resimleri üretmek, Altınok’un sanatına getirdiği radikal bir değişim olmaktan öte anlam taşır. “Resim sanatımızda soyut uygulamaların ağırlıklı olarak bütün sanatçılarımızı egemenliğine aldığı 1960′lı yıllarda İsmail Altınok Op-Art örnekleriyle farklı yorumlar yakalamaya çalışacaktır. ”

Otobiyografisi”Geleceğin Ormanında Geceleyin hiç Kendi ayaklarını dahi Göremediğin ormandan Geçmedin mi? Ama bildiğin bir şey Yendi korkunu; Yol sürükler seni. – Hangi hedefe ulaştığını Bilememenin Acısı ve sıkıntısı Hiç sarmadı mı seni? Ama bildiğin bir şey Bastırdı korkunu; Yol sürükler seni. ” – “Yalancı bilginler, çok şey bilmekle şişinirler, buna karşılık günlük yaşayışlarında dar kafalı, aşağılık ve kötüdürler. Alçaklığın nice çeşitleri vardır ki çoğu zaman gözümüzden kaçar. ” “Dünyada hiçbir şey geri gelmez; işlediğimiz yanlışlardan sonra. ”

İsmail Altınok’un özel not defteri bu şiirle ve bu sözlerle başlar. Sanatçının kendi ifadesi ile biyografisi ise şöyledir:

“1920 yılında Burdur’da doğdum. İlk ve ortaokulu Burdur’da tamamladım. 1935 yılında öğretmen okuluna gittim. Bir yıl İzmir Öğretmen Okulu’nda, iki yıl Balıkesir Öğretmen Okulu’nda okudum. Öğretmen çıktıktan sonra Burdur’un Çavdır, Karamanlı köylerinde ilkokul öğretmenliği yaptım. Sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’ne girdim. 1943 yılında bu bölümü bitirerek resim-iş öğretmeni oldum. Mezun olduktan sonra askere gittim. 1946eski yılında terhis olarak Eskişehir Lisesi’ne resim öğretmeni olarak atandım. “1950 yılında Ankara Atatürk Lisesi resim öğretmenliğine nakledildim. Ankara’da Namık Kemal Ortaokulu ve Ankara Koleji1′nde çalıştım. 1961-1963 yıllarında Kıbrıs Limasol 19 Mayıs Lisesi’nde öğretmenlik yaptım. 1973 yılında emekli oldum. “Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Malik Aksel ve Refik Epikman’ın, İzmir Öğretmen Okulu’nda da Abidin Elderoğlu’nun öğrencisi oldum. 1942 yılının yaz aylarında Burdur’da tanıştığım ressam Cemal Tollu ile askerlik yıllarımda İstanbul’da dostluğumu geliştirdim. Ankara’da ressam Eşref Üren ve Cemal Bingöl ile dostluklar kurdum. “1955 yılında bir grupla Fransa’ya gittim. Bir ay Paris’te incelemelerde bulundum. 1959 yılında İtalyan hükümetinin bursunu alarak dört ay Roma’da kaldım. “1943 yılından beri Devlet Resim Sergilerine katılırım. 1943 yılında Ankara Halkevi’nin açtığı Resim ve Fotoğraf Sergisi’nde ikincilik ödülü aldım. 1954 yılında Devlet Sergisi’ndeki ödül usulü kaldırıldığı için “Burdur Dağları” adlı resmim Bakanlığın hazırladığı Sanat Takvimi’ne basıldı ve devletçe satın alındı. 1959 yılında açılan Devlet Resim Sergisi’nde “Dağdaki Evler” adlı resmim ikincilik ödülü, 1975 yılındaki Devlet Sergisi’nde de “Soyut Kompozisyon” adlı resmim başarı ödülü aldı. “Yirminin üzerinde kişisel sergi açtım ve birçok karma sergiye katıldım. Bir trafık kazası sonucu yitirdiğimiz eski Belediye Başkanı adımı Burdur’da bir sokağa verdi. “Kitaplarım: Bugünkü Türk Resmi (1971) , Yeni Resim-İş Dersleri (1975) , Bir Ressamın Notları (1980) . ”

Aldığı Ödüller
1943 yılında, Ankara Halkevi’nin açtığı sergide ikincilik ödülü aldı.
1954′te Devlet Resim Sergisi’ne katılan “Burdur Dağları” adlı resmi Sanat Takvimi’ne basıldı ve devletçe satın alındı.
1959 yılında açılan Devlet Resim Sergisi’nde “Dağdaki Evler” adlı resmi ikincilik ödülü kazandı.

Kitapları
Bugünkü Türk Resmi (1971)
Yeni Resim – İş Dersleri (1975)
Bir Ressamın Notları (1980)

Kişisel Sergileri
Ankara Devrim İlkokulu (1948)
İstanbul Maya Sanat Galerisi (1951)
İstanbul Maya Sanat Galerisi (1953)
Ankara Milli Kütüphane Galerisi (1960)
Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi (1969)
İstanbul Taksim Sanat Galerisi, Ankara OR-AN Sanat Galerisi (Yalnız soyut resim’lerle, 1974)
Ankara Pedil Sanat Galerisi (1982)
Ankara Sanat Yapım Galerisi (1983)
İzmir Türk-Amerikan Derneği Resim Galerisi (1985)
Ankara Doku Sanat Galerisi (1985)
Ankara Şekerbank Sanat Galerisi (1985)
Arda Sanat Galerisi (1991)
Burdur Güzel Sanatlar Galerisi, Oluşum Sanat Galerisi (Yalnız soyut resimler, 1992)
Ankara İş Bankası Sanat Galerisi (Retrospektif, 2001)

Kaynakça
“Manzara Resimleri ve Optik Yanılsamalar Arasındaki Keskin Çizgide Bir Ressam: İsmail Altınok”, Dr. Kıymet Giray (30 Kasım-28 Aralık 2001 tarihleri ararsında Ankara İş Bankası Sanat Galerisi’nde açılan “İsmail Altınok Resim Sergisi” için, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından hazırlanan katalog) .
“İsmail Atınok, Ressam – Sanat Emekçisi – Öğretmen”, Dr. Mehmet Altınok.

RESİMDE MANZARA TEMASI

“19.Yy’ın II. yarısında, manzara temasının Türk sanatçılarının elinde Batı’dakinden oldukça farklı bir boyut ve duyarlılık kazandığından söz edebilir. Kuşkusuz en yaygın ilgi alanını manzara resimleri oluşturmakta ve bu resimlerde adeta doğaya yüzyıllar boyunca duyulan dolaysız yaklaşımın özlemi yansımaktadır. Bu manzara resmi geleneğimiz yok değildi, fakat gerçekçi de olsa soyut şemacılığın sınırlarını aşmıyor, ancak daha sonraları duvar resimlerinde bir doğa ferahlığını araştırıyordu. Ama o duvar manzara resimlerinin pek çoğu da hayaliydiler. Türk sanatçının resim alanındaki geleneksel gerçekçiliği bu kez yeni bir gözlem ruhuyla ortaya çıktı.”

“19 yy. Türk resminin ilgi çekici bir başka alanı da deniz temasıdır. Osman Nuri Paşa (1835-1906, Harbiyeden) Harbili Tahsin (1875-1937, Diyarbakırlı) gibi asker sanatçılar, fırtınalı deniz ve gemi konusuna büyük bir ilgi duymuşlardır. Bu sanatçıların yabancı deniz ressamlarından etkilendikleri söylenebilir.

19.Yy. sonu Türk resim sanatının doğa ile kurmaya çalıştığı ilişki, önemli bir sevgi ve hayacan payını içinde taşır.” (Anadolu uygarlıkları ans. Cilt 6 s. 1142-1143. Görsel yayınlar)

Resim 117 (Harbiyeli) Tahsin. “Bauvet zırhlısının Çanakkale’de batışı”

Tahsin Bey (1875-1937) Diyarbakır’da doğmuştur. Askeri lise öğrenimi sırasında sürekli resim çalışmaya başlamış, Harbiye’de Hoca Ali Rıza Bey’in öğretimi eşliğinde resim eğitimini geliştirmiştir. 1902’den itibaren bir süre Sanayi-i Nefise’ye de devam etmiştir. Deniz kenarında manzara, gemi ve vapur resimleri yapmaktan zevk alırdı. Yolcu vapurlarının kamaralarını süslemek için de pek çok deniz resimleri yapmıştır. Yaptığı deniz savaşı kompozisyonları Viyana’da açılan savaş sergisinde sergilenmiştir. Resim 117’e deniz savaşının dehşet veren ortamında bakan ve yanan gemiden yükselen dumanların boğduğu gök, deniz parçalayan mermilerin sudaki izleriyle oluşan hareket başarıyla resmedilmiştir.

Resim 121 (mülazım) İhsan. “Nehir kenarı” Yağlıboya, 62×81 cm.

OSMAN HAMDİ BEY

(30 Aralık 1842- 24 Şubat 1910)

Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın oğludur. Hukuk öğrenimi amacıyla Paris’e gönderilir. Hukuk yerine resim ve arkeoloji eğitimini tercih eden Osman Hamdi, 1869′da yurda döndükten sonra devletin farklı kademelerinde görev alır. 1881′de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atanır, eski eserlerimizin yurt dışına götürülmesini yasaklayan “1883 Asar-ı Atika Nizamnamesi”ni hazırlar. Yaptığı kazılarla ilk Türk Arkeoloğu unvanını alır. Ülkede ilk bilimsel Türk kazıları ve çağdaş müzecilik anlayışı onunla başlar. Bu çalışmalarından ötürü Türk Müzeciliğinin modern anlamda gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan “Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi”ni 1883 de kurması ile sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır.

Hayatı
30 Aralık 1842 de İstanbul’da doğar. Osman Hamdi Bey, 1856′da Mekteb-i Maarif-i Adliye’de öğrenime başlar ve birkaç yıl sonra hukuk öğrenimi amacıyla Paris’e gönderilir. Osman Hamdi burada bir süre hukuk öğrenimine devam ettikten sonra güzel sanatlara sevgisinin ağır basmasıyla hukuk ve resmi bir arada yürütmeye karar verir. Ancak sonunda resmi tercih etmiştir(1) . Genç yaşta gönderildiği Paris’te 12 yıl kalır. Bu sırada açılan Paris Sergisi’nde görev alır(1867)(2) . Paris’te tanıştığı Marie adlı bir bayanla evlenen Osman Hamdi, İstanbul’a 1869 yılında döndüğü zaman, Mithat Paşa’nın “Umur-u Ecnebiye Müdürü” (Yabancı İşleri Müdürlüğü) olarak Bağdat’a gider. Hamdi Bey, Bağdat’ta iken, bölgenin tarihi ve arkeolojisiyle ilgilenir. İlk arkeolojik çalışmalarını Bağdat’ta yapar, bazı arkeolojik eserleri İstanbul’a göndertir. İstanbul’a dönüşte, 1871′de ecnebi büyükelçilerin protokol işleriyle uğraşmak görevine atanır. Bu sırada düzenlenen 1873 Viyana Sergisi’ne birinci komiser olarak katılır. Viyana’da bulunduğu sırada yine bir Fransız ve adı da Marie olan ikinci eşiyle tanışır. O zaman on yedi yaşında olan ve sonradan Naile olarak adı değişen bu hanımla İstanbul’a döndüğünde birinci eşinden ayrılır. İlk eşinden Fatma ve Hayriye isimli iki kızı olmuştur. Naile hanımdan da Melek, Leyla, Edhem ve Nazlı adlı çocukları olur.

Osman Hamdi Bey iyi dil bilmesinden dolayı 1875′de Hariciye Nazırı Arifi paşanın yanına Hariciye Umur-u Ecnebiye Katibi (Dışişleri bakanlığı Protokol Müdür Yardımcısı) olarak atanır. Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra 1876′da bu görevinden alınarak Matbuat-ı Ecnebiye’ye (Yabancı Basın Yayın Müdürlüğü) atanır. 1877′de Beyoğlu Altıncı daire Belediye Müdürü olur ve Osmanlı Rus Harbinin sonunda (1878) devlet memurluğundan ayrılır. Artık resim yapmak için bol vaktinin olacağını düşünmekte olan Osman Hamdi’nin en verimli döneminde bir kenara çekilmesi, uzun sürmez. Müze-i Hümayun’un Müdürü Dethier’in 1881 yılındaki ölümünden sonra, o sıralar Viyana Sefiri olan Babası Edhem Paşa’nın ve yakın çevresinin gayretleriyle Müze-i Hümayun’un Müdürlüğüne atanır.

Aslında Müzenin başına yine bir yabancı, Alman Dr.Millhofer getirilmek istenmiş(3); son anda bu fikirden vazgeçilmiştir. Osman Hamdi bey’in Müze-i Hümayun’un başına getirilmesindeki en önemli etkenlerden birisi onun eski eserlerin değer ve korunması hususlarına değindiği dönemin ilk özel gazeteleri olan Ceride-i Havadis ve Ruzaname-i Ceride-i Havadis gazetelerinde 17 ve 24 Ocak 1865 tarihlerinde yazdığı yazılardır. Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğüne getirilmeden on altı buçuk yıl önce eski eserlerimizin yabancılar tarafından götürüldüğüne dair yazılar yazarak dikkatleri üstüne çekmeye başlamıştır(4). Gençliğinde Fransa’ya hukuk tahsili yapmak üzere gönderilen ve orada batılı anlamda güzel sanatlar ve eski eserlerle verilen önemi çok iyi gözlemleyen Osman Hamdi Bey Müze Müdürlüğüne getirilmesiyle,Türk arkeoloji, müze ve sanat dünyası büyük ve verimli gelişmelere tanık olacaktır.

Osman Hamdi Bey’den önce İlk Türk Müzesinin çekirdeği batı ülkelerinde olduğu gibi bizde de saray bünyesinde gerçekleşmiştir. Topkapı Sarayında birikmiş çeşitli hediyeler, ganimet ve silahların Harbiye Nazırı Fethi Ahmet Paşa tarafından 1846 yılında Aya İrini’de sergilenmesiyle ilk müzemiz kurulmuştur(5). Müze-i Hümayun adını alan müzenin teşkilatlanmasına Maarif Nazırı Saffet Paşa’nın gayretleriyle çalışılmıştır(6). Giderek gelişmeye başlayan Müzeciliğimizde önceleri üst düzeyde yabancı uyruklu kişiler görevlendirilmişlerdir. Galatasaray Lisesi öğretmeni Mr. E. Goold ve tarihçi, arkeolog, epigraf ve ressam olan Alman Dr. Philip Anton Dethier (1872 -l881) Müze-i Hümayun Müdürlükleri yapmışlardır. Dr. Dethier müzeye eserler kazandırmış, 1874 ‘de eski eserleri koruyucu mahiyette bir de nizamname çıkartmıştır. Ancak, ne yazık ki “1874 Asar-ı Atika Nizamnamesi” eski eserlerin yurt dışına çıkışını yasaklayan bir hüküm getirmemektedir. 1840 yılından itibaren yabancılara kazı izni verilmesiyle başlayan Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan maddi ve manevi değerleri üstün müzelik eserleri türlü araçlarla, hatta gemilerle Avrupa Müzelerine götürmeye başlamışlardır. Diğer bir deyimle eski eser yağmacılığı resmen devlet eliyle başlatılmış ve uzun sürede buna dur denilmemiştir .

1881 yılında Müzenin başına getirilen Osman Hamdi Bey, müzeciliğimizi ilk kez modern anlamda ele almaya başlar. İlk işlerinden birisi başından beri karşı olduğu, yabancıların yaptığı kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklamayı planladığı tüzük hazırlığıdır. Paris’te yarım bıraktığı Hukuk eğitiminin yararları burada görülür. Yürürlükte bulunan “1874 Asar-ı Atika Nizamnamesini” 1883 yılında yeni baştan düzenleyerek eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan maddeler koydurur. Böylece batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eser akışını kesin olarak engeller.

Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları tek elden kontrol eden disiplinleri oluşturur. Daha önce yabancılar tarafından başlanmış ve yarım bırakılmış kazıları ele alır ve bunları geliştirir. İlk Türk bilimsel kazılarını başlatır. Kendisi Nemrut Dağı, Lagina Hekate ve Sayda (Sidon)’da kazılara başlarken yakın çevresini de başka kazılarda görevlendirir. Oğlu Mimar Edhem bey bunlardan biridir. Edhem Bey’in Aydın’da Tralles’de yaptığı kazılarda bulunan mermer heykeller, Artemis’e atfedilmiş tapınağın frizleri ve daha birçok eser ortaya çıkartılır. Eserler İstanbul’daki Müze-i Hümayun’a getirilir. Yine Aydın çevresindeki Alabanda ve Sidamara antik kentlerinde yapılan kazıların başında kardeşi Halil Ethem Bey vardır. Müze Memurlarından Makridi Bey, Rakka, Boğazköy ve Alacahöyük, Akalan, Langaza, Rodos, Taşoz ve Notion kazılarını yürütür. Sayda (Sidon) kazılarında pek çok lahit bulur, bunlardan bir tanesi daha sonra dünyaca ünlenen İskender’in lâhdidir. Muğla Milas ilçesi içinde Lagina’da Hekate tapınağına ait, kabartmalı firizler (1891-92), İstanbul’a getirilir. Böylece Müze-i Hümayun Avrupa’daki büyük Müzeler gibi, son derece görkemli arkeolojik eserlerle dolu bir “İmparatorluk Müzesi” haline gelir.

Osman Hamdi Bey’in Müze Müdürü olur olmaz ilk yaptığı çalışmaların başında, artan eserlere sağlıklı bir binanın sağlanmasıdır. Aya İrini’den sonra Çinili Köşke taşınan arkeolojik eserlerin büyük bölümü üst üste depolanmaktadır. Ayrıca, Müzeciliğin yalnızca eser depolamak olmadığının bilincinde olan birisi olarak bunların kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarına hızla başlamıştır. Osman Hamdi Bey eserlerin nem ve rutubetten uzak ve sağlıklı korunup sergilenebileceği gerçek anlamda bir İmparatorluk Müze binası yapılması için dönemin yöneticilerini ikna eder. Aldığı destekle bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesinin ilk kısmını 1899′da, ikinci kısmını 1903′de ve üçüncü kısmını 1907 yılında bitirterek ziyarete açar. Modern bir müze için gerekli kütüphane, fotoğrafhane ve modelhaneyi tamamlatır.

Osman Hamdi döneminde başka müzeler de faaliyete girmeye başlar. Arkeoloji ağırlıklı olan Müze-i Hümayun’un içinde yeterli yer olmadığı için, ilk müze binası olan Aya İrini’de silahlar ve askeri teçhizat kalmış ve burası günümüzdeki Askeri Müzenin temeli olan (Cebehane olarak tanınan) Esliha-i Askeriye Müzesi olarak düzenlenerek (1908) ziyarete açılmıştır. Deniz Müzesinin temeli olan Bahriye müzesi (1897)’de yine Osman Hamdi bey döneminde açılmıştır. Osman Hamdi Bey, başkent İstanbul dışında Selanik, Sivas, Bursa ve Konya’da eser depolarını kurdurarak ilerde geliştirilecek bölge müzeleri projelerini de başlatmıştır.

Eski eserlerimizin yabancılarca yurt dışına götürülmesini engelleyen yasayı çıkarıp, ortaya çıkan eserlerin müzelerimize kazandırılmasını ve müzelerin de depo anlayışından çıkartılıp modern anlamda bilime hizmet verecek şekilde tasnif, koruma ve sergileme çalışmaları yapmasını sağlayan Osman Hamdi bey aynı zamanda, İmparatorluk müzesi dışında ülkenin değişik yerlerinde yeni müzelerin temellerini de atar. Bu arada, güzel sanatlar müzemizin çekirdeğini de oluşturmaya başlamıştır. Dünyaca ünlü sanatçılara ait resimlerin kopyalarını yaptırmış ve bu tabloları, Sanai-i Nefise’de yetişen Türk ressamlarının eserleriyle birlikte, Güzel Sanatlar Akademisi’nin büyük salonunda toplamıştır. Bu çalışmalarından ötürü Çağdaş Türk Müzeciliğinin gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir.

Osman Hamdi Bey, arkeoloji alanındaki başarılı çalışmaları ile yurt dışına ulaşan bir ün sahibi olur. Fransız, Alman, Yunan, İspanyol müzeleri, madalya ve nişanlarla Hamdi Bey’i kutlamışlar, böylece Türkiye milletlerarası üne sahip bir arkeolog, müzeci ve ressam, kazanmıştır. Birçok üniversite kendisine doktorluk unvanı vermiştir.

Osman Hamdi Bey 1881′de Müze-i Hümayun’un başına getirildikten bir yıl sonra 1 Ocak 1882′de Sanayi- Nefise Mektebinin Müdürlüğüne de atanır. Bir yandan kazı ve müze işleri ile uğraşırken diğer yandan Türk Kültür ve Sanat hayatına büyük katkıları olacak Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan “Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi”ni 1883 de kurar. Burada eğitim verecek hocaları seçer. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Eski şark Eserleri Binası olarak hizmet veren binayı, “Sanayi-i Nefise Mekteb-i olarak Mimar Vallauri ile birlikte tasarlayarak öğretime 2 Mart 1883 öğretime açar. Böylece Osman Hamdi Bey’in sanat ve kültür alanında ülkemize yaptığı katkılar doruğa ulaşır.”

Osman Hamdi Bey, gerek devlet işlerini yaparken, gerek arkeoloji ve müzecilik çalışmalarını sürdürürken ressamlığını, hiç ihmâl etmemiş, fırsat elverdikçe resim yapmıştır. Aslında kendisini en mutlu eden anlar resim yapabildiği anlardır “Kur’an Okuyan Hoca”, “Silah Tüccarı”, “Kaplumbağa Terbiyecisi”, “Arzuhalci”, “Şehzadebaşı Camisi Avlusunda Kadınlar”, ” Feraceli Kadınlar”, “Mimozalı Kadın”, “Leylak Toplayan Kız” gibi tabloları onun en ünlü yapıtları arasındadır. Resimlerini çoğunlukla yaz aylarını geçirdiği ve en sevdiği yer olan Kocaeli’nin Gebze ilçesindeki Eskihisar’daki evinde yapmıştır.

1910 yılında İstanbul’da öldüğü zaman, memlekette ve dünyada büyük yankılar uyandırır. Osman Hamdi Bey, son çağ biliminin en seçkin siması ve gerçek anlamda uluslararası ün kazanmış birkaç sanatçımızdan biridir.

Batılı anlamda Türk resim sanatının öncüleri arasında da yer alan Osman Hamdi Bey ‘in(10) 1910′da ölümünden sonra Müze-i Hümayun’un ve Sanayi-i Nefise Mektebinin başına kardeşi Halil Ethem bey (1910-1931) geçmiştir.

Kaynak : Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün

Sami Yetik (d. 1878 İstanbul ö. 1945 Türk ressam,

İlköğrenimini Şehzadebaşı Taş Mektep’te tamaladı. Çiçek Pazarı Rüştiyesi’nden sonra, Mülkiye İdadi’sinden, Kuleli Askeri İdadi’si (Kuleli Askeri Lisesi)’ne geçti. Resme olan ilgisi Kuleli Askeri İdadi’sine gelene kadar beğeni düzeyinde iken; Kuleli Askeri Lisesi’nde, arkadaşı Mehmet Ali Laga’nın tutku derecesinde resimler yapması üzerine o da resim yapma yönünde motive oldu. O dönemde okulda hoca olan Osman Nuri Paşa’nın teşviki ise motivasyonunu arttırdı. Kuleli’den sonra 1896 yılında girdiği Harbiye Mektebi’nde Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi oldu. 1898’deki Harbiye mezuniyetinden sonraki dönemde Hoca Ali Rıza’nın yakın ilgisini gördü.

Girdiği sınav sonunda resim öğretmeni olarak atandığı Eyüp Baytar Askeri Rüştiyesi’ndeki görevinden sonra 1900 yılında resim öğrenimi görmek üzere Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. 1906 yılında mezun oldu. Harbiye ve Kuleli’de bir dönem resim öğretmenliği yaptı. Koca Mustafa Paşa Askeri Rüştiye’sinde resim öğretmenliği yaparken; Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşanın izni ile Paris’e gitti.

İlk resim öğretmeni Hoca Ali Rıza olan sanatçının ilk Figür hocası ise İtalyan sanatçı Valeri’dir. Paris’te doğa gözlemine dayanan Empresyonizm’i devam ettiren Sami Yetik, 1908-1912 yıllarında Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun olup; Avrupa’ya gönderilen İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail ve Hüseyin Avni Lifij gibi yurda dönüşlerinde Türk Resmi’nde ekol (Empresyonizm) yaratacak sanatçılar da vardı.

Avrupa’da 19. yüzyıl ortalarında ((1860-1870) beğeni bulan Empresyonizm akımının Türkiye temsilcisi her ne kadar Hüseyin Zekai Paşa ise de, Türkiye’de bu akım 1914 yılından sonra yayıldı. Paris’teki Akedemi Julian ve Ecole Pijieve’ye devam ederken Juan Paul Lauren’in atölyesinde de çalışan Sami Yetik, klasik ekolun etkisinden kurtularak Empresyonizmin heyecanına girdi.
Sami Yetik, Atatürk Anafartalarda TÜYB

Yurda döndükten sonra Kuleli Askeri İdadisi’ne resim öğretmeni olarak atandı. Askeri okullarda resim öğretmenliği sırasında öğrencileri ile çok iyi ilişkiler kurarak başarılı ressamların yetişmesine neden oldu. O sadece bir ressam değil aynı zamanda Osmanlı Ordusunun bir subayı olmasınedeniyle, Balkan Savaşı’nda Edirne cephesinde görevlendirildi. Bu görevi sırasında İdadi yıllarından arkadaşı Mehmet Ali Laga’da onunla beraberdi.

Edirne’nin düşmesi sonucu sanatçı Bulgarlar’a esir düştü. Sofya’da esaret altında kaldı. Balkan savaşı sırasında Edirne’de yaşayan asker ressam Hasan Rıza ile son gecede birlikte oldu. Bulgarlar tarafından haince öldürülerek şehit edilen Hasan Rıza’nın dağılarak yağlamalanan atölyesine sahip çıktı ve şehit ressama ait resimlerin bir kısmının Viyana müzelerinde yer almasına sebep oldu. Esareti sırasında Bulgar ressamlar ile ilişkiler kurdu. Esaretten kurtulduktan sonra I. Dünya Savaşı yıllarında Boğazlar Müstahkem Mevkiinde görev aldı. Katıldığı bu savaşlar sırasında bir yandan ateş hattında görev alırken, diğer yandan fırsat buldukça resim yapmaya, etüd ve eskiz çizmeye etti. Bu yıllarda meydana getirdiği etüdler, çalışmalarına kaynak teşkil ettiğinden daha sonra yaptığı büyük kompozisyonlarının temelini oluşturdu..

Türk Resim Sanatında 1914 yılından itibaren büyük bir uyanış başladı. Bu sanat hareketinde 1914 kuşağı ya da Çallı Kuşağı olarak Sanat Tarihimize geçen sanatçı grubunun başını kendisi ve Ali Sami Boyar, Hikmet Onat, İbrahim Çallı, Ali Cemal, Namık İsmail, Nazmi Ziya Güran, Feyhaman Duran, Hüseyin Avni Lifij gibi arkadaşları çekti. Şişli’de kurdukları bir atölyede daha çok büyük boy savaş resimleri yaparak Viyana ve Berlin’de Osmanlı Muharebe Resimleri sergisi planlandı. Kısa sürede hazırlanan eserler Viyana’ya götürüldü. 1918 yılında Viyana Üniversitesi salonlarında sergi açıldı. Türk ve yabancı protokolün açılışa katıldığı sergi Türkiye sanat çevrelerinde duyuruldu. Dönemin gazete ve magazin dergilerinde yer aldı.
Sami Yetik’in Eşi 15 dakikada çizildiği ile ilgili anı ([[1]]) TÜYB

Sami Yetik askeri konularda olduğu kadar peyzaj, natürmort ve portrelerinde de başarılı oldu. 1933 yılına kadar resim öğretmenliğinin yanı sıra, Türk ordusuna subay olarak hizmet vererek emekli oldu.

Ressamlarımız adlı iki ciltlik kitabı 1940 yılında yayımlandı. 1945 yılında kurulan Asker Ressamlar cemiyeti’nin de ilk üyesi olan sanatçı aynı yıl, ardında çok sayıda başyapıt denebilecek eser bırakarak yaşama veda etti.

Kaynak : Wikipedia