»

New York’ta yaşayan Dünyaca Ünlü Heykeltıraş Üstadımız

Dünyanın dört bucağında başarılı Türkmenlerimizi ararken sn. Necmettin Çeçen üstadımızı Amerikanın New York şehrinde olduğunu öğrendik, orada ün salmış olan hocamız saddam zamanından beri Amerika da Heykeltıraş sanatını başarıyla sürdürmüş ve hâlâda sürdürmektedir.

Necmettin Çeçen 1970 yılında Bağdat Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisinden yüksek lisansa sahip olmuş, 1984’te Praat enstitünden Güzel Sanatlar bölümünden Mastar derecesine nail olmuştur.
Sn. Çeçen Güzel Sanatlar Stüdyosu heykel Merkezini New York’ta kurmuş, bu stüdyo yıl boyunca yetişkinler için bir atölye ve bronz dökümhanesi olarak kullanılmaktadır, ayrıca kendisi Hudson Valley Heykelcilik Cemiyetinin kurucu üyelerinden biridir, eserleri ise New York, Hudsun Valley ve Batısında vilayetlerinde sergilemektedir.

Sn. Çeçenin 1980 yılları başından buyana remzi heykelleri tam doğal stilden geliştirilmiş ve izlenimsel tecrit haline gelmiştir, çalışmalarının ilgi alanı anatomik modeller veya kahraman şemaları değildir, vücudun veya giyimin güzelliğini gösterenden daha fazla vücudun gölgesi, insan ruhu ve ruhunun güzelliğini çalışmalarının odak noktası olmuştur.

Eserlerinin çoğu günlük hayat mücadelesini ifade etmektedir, figürler hırsı, barış ve temenni arzusunu göstermektedir, figürleri hayata yüzden bakan sıradan insanlardır, o insanları doku ve pürüzlü modellere çevirip seyredenlere savunmasız insan ruhunu göstermektedir. Kendisinin arzusu gizli olan insan ruhunu açığa çıkarmaktır, tüm figürleri hayata şunu ifade etmektedir “bundan sonar ne olacak?” bu figürler dünyaya temenniyle katılmaktadırlar, zorlanıyorlar ama hayati seviyor ve yaşamayı çok istiyorlar.

1980li yıllarda günlük hayat mücadelesi veren Irak halkının yaşamını temsil eden heykeli yapan sn. Çeçen şöyle ifade ediyor : Irak halkın çoğu rejim tarafından zulme uğruyordu, özellikle azınlık etnikler, tıpkı benim gibiler, onlar ayrımcılığın adaletsizliğinden küçük düşen ve korku dolu günler yaşayan insanlardır, bu adaletsizliğe karşı mücadele vermek dünya insanının ortak bir misyonu olmuş ve 21. yüzyılda yaşamın bir parçası olmuştur. Şiddettin başlangıcından, Babalar, Analar ve Evlatlar yıkıldılar özellikle çok sevdikleri birisini kayıp edenler derin yara aldılar, benimde ailem diğer Iraklı aileler gibi 34 yılını hüzün içinde zalim bir diktatörün hükmü altında yaşamlarını sürdürdüler, bu 34 yıl binlerce korku dolu amansız gecelere dönüşmüştür. Bir çok insan, Irak’ın geçmişini ve Mezopotamya’nın yeri olduğunu unutmaktadır, bu ülke dünyaya 1001 gece Masallarını veren ve efsanevi asmalı cennetler mekanı olduğu, ve bir çok peygamberlerin geçtiği ülkedir, ayrıca İbrahim a.s. anavatanıdır. Irak medeniyetin kaynağı ve ilk yazı yazılan yerdir, tekerleğin icat edildiği ve insanın ilk yazdığı kanun yeridir, orada tufanın ilk masalı söylenmiştir. Irak halkı hakkıyla tarihiyle gurur duyar, bu gurur insanların ülkesinin yaratıcılık simgesi yerini zulüm ve acı almış hayatları bir trajediye dönmüştür.

Bu günlerde sn. Çeçen doğum yeri Kerkük’ü bir ay boyunca ziyaret etmiş, dönüşünde resimler yapmaya başlarken hep aile ve arkadaşlarıyla konuştuklarını hatırlamış, Irak’ın bir çok şehrini gezerken kötülük ve insan acısını iyice anlamıştır, esimler insanların zulüm ve hüsrana uğradıklarını göstermekte olduğunu fakirlikse sıkıntılarını simgelediğini söylüyor.

Sn. Çeçenin en son eserleri 90 çamur 4 -12 inç büyüklüğünde heykellerdir, 58i aile ve akrabalarını, 24ise arkadaşlarını yapmıştır, akrabalarının çoğunluğu kadın heykellerinden ibarettir. Bu küçük heykeller Irak’ta olan geleneksel elbiseleri sergilemektedir, ailesinin iç güzelliği ve sevda dolu yaşamlarını anmaktadır.

Sn. Çeçenin yeni sergisinde, eserleri Irak insanının istikbal ve hayallerini yansıtmaktadır, Anneler, Babalar ve Çocuklarında tıpkı diğerleri gibi hayallari bulunmaktadır. Son pastel ile yapılmış resmide renkli baş örtüsü dalgalanmaktadır, buda serbestlik hayalinin simgesi anlamına gelmektedir.

Francisco de Goya 1746 – 1828
İspanyol Ressamları arasında triumvira (biz Üç Büyükler şeklinde ifade edebiliriz diğer iki büyük El Greco ve Diego Velázquez kabul edilir) olarak nitelenen sanat dâhilerinden biridir Goya. Tam adı akılda kalmayacak kadar uzun: Francisco José de Goya y Lucientes.

Aragon bölgesinin küçük bir kasabasında 30 Mart 1746 günü dünyaya gelen Goyanın babası resim ve oymacılıkla hayatını kazanırdı, annesi ise Aragonlu küçük soylu bir aileden geliyordu. Goyanın çocukluğu hakkında çok fazla bilgimiz yok, ancak 14 yaşlarındayken resme olan merakı ve yatkınlığı sonucu yerel bir sanatçı olan José Luzanın yanına çırak olarak verildiğini ve bu ilk ustasının stüdyosunda dört sene geçirdiğini öğreniyoruz kaynaklardan.

1763 senesinde Madride gitti ve çalışmalarıyla çok arzu ettiği San Fernando Akademisinin ödülünü kazanamasa da orada bir başka Aragonlu ressam Francisco Bayeunın dikkatini çekmeyi başardı. Daha sonra kız kardeşini eş olarak aldığı Bayeu ile aralarındaki etkileşim Goyanın erken sanatı üzerinde büyük tesire yol açtığı gibi, kendisine kimi sanat toplantılarına katılma ve yeni bir çevre edinme şansı sağladı.

Rococo ekolünün baskın olduğu bu sanatsal ortamdan sonra, 1771 senesinde görgüsünü arttırmak için gittiği İtalyada yaklaşık bir yıl kadar bulundu, bu arada Parma Akademisinin düzenlediği yarışmayı kazanarak şöhretini arttırdı.

İspanyaya dönüşünde artık ünlü ve bilinen bir ressamdı. Bazı manastırların fresko çalışmalarından sonra, artık kendisinden bir asır evvel yaşamış Velazquezden bu yana en muhteşem eserleri yaratacak sanatsal olgunluğuna ulaşmıştı Goya.

1786da, kırk yaşında iken Kral III. Charlesın emrine girdi ve bir süre sonra imparatorluğun baş ressamı ünvanını taşımaya başladı.

Güney İspanyaya gezmeye gittiği 1792 senesi Goyanın hayatında bir milat oluşturur. Bu yolculuk sırasında ardı ardına geçirdiği ciddi hastalıklar işitme duyusunu tümüyle kaybetmesine yol açtı ve içine düştüğü derin karamsarlık hissi eserlerinde işlediği konulara da yansıdı.

Yaşadığı bunalımların şiddetiyle ruhu kavrulurken, güzel bir dul olan Alba Düşesi ile yaşadığı aşkın ortaya çıkmasının yarattığı skandal ve ardından Napoleon komutasındaki Fransız askerlerinin İspanyayı işgal etmesi sonucu yeni ruhsal travmalar geçirdi, Bir vatansever olarak (3 Mayıs 1808 isimli tablosuna ve pek çok çizimine konu ettiği gibi) Fransız askerlerinin İspanyol vatandaşlarına yaşattığı zulüm ve acıları bizzat gözlemleyerek daha da karanlık bir karaktere büründü ve bunu özellikle küçük çizim serileriyle kâğıda döktü.

KARA TABLOLAR

1815 yılında Goya kendisini toplum hayatından hemen hemen soyutlamış gibiydi, artık yalnızca arkadaşları ve kendisi için resim yapıyordu.

Dört sene sonra, takvimler 1819u gösterdiğinde 72 yaşındaki Goya tekrar çok ağır bir hastalığın pençesine düştü. Çeyrek asırdır kulakları işitmiyordu, Napoleon savaşlarının zor ve ıstırap dolu dönemini görmüş, ardından İspanyada yaşanan kargaşa ve iç mücadelelerin tam ortasında yaşamıştı.

Toplumdan ve tüm insanlardan kaçmak, herkesten ve her şeyden olabildiğince uzak yaşamak için yaşamında radikal bir değişikliğe gitti: Uzun zamandır birlikte olduğu Leocadia Weiss ile beraber Madridin dışındaki kırsal bir bölgede, sade, dikdörtgen biçimli iki katlı basit bir eve yerleşti. Ev başka insanlar tarafından çoktan beridir “Quinta del sordo”, yani Sağır Adamın Köy Evi olarak adlandırılıyordu, çünkü evin Goyadan önceki sahibi de sağırdı. Burada yaşamanı sürdürmeye başlaması Goya üzerinde asla iyileştirici bir tesir yapmadı.

Goya “Quinta del sordo” nun alçı duvarlarını o güne (ve belki de bugüne) dek yaratılan en rahatsız edici, en yoğun, en dehşetli resimlerle süslemeye başladı. Kara Tablolar olarak anılan bu eserler Goyanın sanatında eriştiği doruk noktalarıdır. Siyah, gri ve kahverenginin ağırlıklı kullanıldığı bu karanlık eserlerin hiç birisine isim vermedi, zaten evinin duvarlarına yaptığı bu resimler herhangi bir ticari amaç güdemezdi. Kara Tabloların isimleri, daha sonra kimi sanat tarihçileri tarafından müştereken uygun görüldü/uyduruldu.

Ölümünden çok sonra, 19. yüzyılın sonlarında Sağır Adamın Köy Evinin duvarları yetkililerce sökülerek Madriddeki del Prado Müzesine ***ürüldü ve bu resimler plasterlerle özel bir teknik uygulanarak tuallere (canvas) geçirildi.

1824 senesinde sağlık sorunlarını bahane ederek Kral VII. Charlesdan aldığı izinle Fransaya, Bordeauxya yerleşti, iki sene sonra kısa bir ziyaret için uğradığı Madridte İmparatorun baş ressamı ünvanını bıraktığı bildirdi. 16 Nisan 1828 tarihinde Bordeauxda hayata veda eden Francisco de Goyanın sanatsal çizgisini takip eden çıkmadı, ancak sonraki yüzyılda pek çok sanatçı, özellikle Picasso kendisinden ilham aldığını itiraf etti.

Paul Cezanne (9 Ocak, 1839 – 22 Ekim, 1906) , Fransız post-empresyonist ressam. Modern sanatın gelişmesine yaptığı katkılar ve etkisi nedeniyle çoğu zaman modern sanatın babası olarak anılmıştır. Empresyonizm ile kübizm arasında bir köprü oluşturmuştur.

Hayatı ve çalışmaları

Cezanne Aix-en-Provence’da doğdu ve orada okula gitti. 1859-1861 arasında hukuk okurken resim dersleri aldı.

1861 yılında resim sanatını öğrenmek için Paris’e, çocukluk arkadaşı Emile Zola’nın yanına gitti. İsviçre Akademisı’nde ve Louvre’da çalıştı. Renoir, Pissaro, Sisley, Guillaumin gibi sanatçılarla tanıştı. Delacroix, Courbet, Manet’ye karşı hayranlık duydu. Güzel Sanatlar Akademisı’nin giriş sınavlarında başarılı olamayınca Aix’e geri döndü. Bütün zamanını resme ayırdı ve Salon’a gönderdiği bütün tabloların geri çevrilmesine karşın resim çalışmalarını sürdürdü. Eski İtalyan ustalarının yapıtlarını kopya ederek, portreler, natürmortlar ve bazen de manzara resimleri yaptı. Paris Salon jürisi Cezanne’in eserlerini gösterime sunmayı 1864′den 1869′a kadar her sene reddetmiştir. Bu nedenle Cezanne tablolarını ilk kez, Paris Salon tarafından reddedilmiş eserlerin gösterime sunulduğu Salon des Refuses’de 1863 yılında gösterime sunmuştur. Yaşamı boyunca eserleri nadiren gösterime sunmuş, sakin bir hayat yaşamış, belli başlı birkaç konuda resim yapmayı yeğlemiştir.

Ressamın babası –

Bu dönemde yaptığı çalışmalar arasında Ressamın Babası, Zenci Scipio (1865, Sao Paulo Müzesi) , Louis-Auguste Cezanne’in l’Evenement’i Okurken Portresi (1866) , Pamuk Takkeli Adam (1865-67) , Ressam Achille Emperaire’ın Portresi (1866) , Zola’yı Okuyan Paul Alexiş (1869) , Hasır Şapkalı Boyer’ın Portresi (1869-70) ve Magdalen ya da Elem (1866-68) adlı resimleri, Siyah Mermer Saat (1869-70, özel kol. , Amerika) ve Teneke Çaydanlıklı Natürmort (1869-70) adlı natürmortları ve Estaque’da Eriyen Karlar (1870) ve Şarap Pazarı (1872) adli manzaraları sayılabilir. Bu eserlerde kalın renk katları ve siyah gölgeler dikkati çeker. Siyah, kahverengi, gri ve Prusya mavisinin ağır bastığı köyü ve kasvetli renklere ek olarak alışılmadık bir beyaz renk kullandığı görülür.

Cezanne’in Empresyonistlerle ve özellikle İsviçre Akademisi’nde tanıştığı Pissarro ile olan dostluğu önün dönük renkleri bırakarak Empresyonistlerin parlak, açık tonlu renklerini kullanmasını sağlamıştır. Kalın renk katmanları tekniğinden vazgeçip hafif fırça vuruşlarıyla noktalama yöntemine yönelmiş, pıhtılaşmış gibi görünen yüzeyler kullanmıştır. 1872-82 yılları arasındaki bu dönem Cezanne’in Empresyonist dönemidir. Modern Bir Olympia (1873) , Asılmış Adamın Evi (1873, Louvre Müzesi, Paris) , Yidizciçekleri (1875) , Kırmızı Koltuklu Madame Cezanne (1877, özel kol. , Amerika) , Victor Chocquet’nın Portresi (1876-77) , L’Estaque (1878-79, Louvre) , Pontoişe’da Cote dü Jalais (1879-82) Kavaklar (1879-82) ve Maincy Köprüsü (1879, Louvre) gibi birçok ünlü eseri bu döneme aittir.

Modern Bir Olympia (1873) –

Cezanne’in izlenimciliğin kurallarından ayrılan sanatı hızla, daha yalıncı ama daha çok işlenmiş ve yapıya daha çok önem veren bir tutuma doğru gelişti. Tarzını düş gücünden ve gözlemlerinden kaynaklanan ögelerle zenginleştirdi. Desen güclülügü ile renklerin anlatım duyarlılığını birleştirdi. Klasik perspektif kurallarına pek uymayan Cezanne’in tutumu sonradan büyük ölcüde etkilediği Kübistlere öncü oldu.

Bu arada 1886 yılında Emile Zola ile L’Oeuvre isimli romanı yüzünden araları açıldı. Hortense Fiquet ile evlendi. Karısının Portreleri, Mavi Vazo ve Sepetli Natürmort (Louvre) Kırmızı Yelekli Çocuk (18900-95) , Cezveli Kadın (1890-95, Louvre) ve Kağıt Oynayanlar (1890 yıllarında çeşitli versiyonları) , Gustave Geffroy’un Portresi (1895) ve Bir Soytarı adlı tablolarıyla sanatı dengeye ve yetkinliğe ulaşti.

Kağıt Oynayanlar –

Çalışmalarında derinliği kaldıran sanatçı katlama bir perspektif uyguladı. Peppermint Lisesi, Elmalar ve Portakallar (1895-1900, Louvre) gibi natürmortları bu yönelisi vurgulayan başlıca yapıtlardır.

Sanatçının son on yıllık dönemi lirik dönemi olarak bilinir. Bu dönemde belli bir lirizme ve daha özgür fırça vuruşlarına yönelerek gösterişli ve cüretkar yapıtlar verdi. Aynı zamanda daha hızlı bir yöntem olan suluboya tekniğini de kullanıyordu. Eserlerinde henüz başlamakta olan kübizme özgü kesin akılcı yaklaşımın belirtileri seçilir. Aynı zamanda renkleri ve biçimleri lirik bir anlayışla kullanan Fovist akımın özellikleri de göze çarpar. Sainte-Victoire Dağı, Annecy Gölü (1896) , Bibemuş’daki Kayalar ve Dallar (1904) ve Kara Sato (1904-06) adlı tabloları bu tarz çalışmalardır. Yaşamının son yıllarında gerçekleştirdiği Les Grandeş Baigneuses-Yıkanan Kadınlar (1902-06) adlı tablosuyla Cezanne’in sanatı doruk noktasına ulaşti. Bu tablo, ritmik kompozisyonu, kesin hatlarla üst üşte konulmuş düzlemleri ve resmin bütününün taşıdığı uyumla görkemli bir eserdir ve Picasso’nun hemen hemen aynı zamanlarda yaptığı Avignon’lü Genç Kızlar adlı tablosunu anımsatır.

Yıkanan Kadınlar (1906) – Sainte-Victoire Dağı (1904) –

Cezanne’in yapıtları, özellikle 1907′de Paris’te açılan Salon d’Automne’dan sonra XX. yy. resminin en önemli kaynakları arasında sayıldı. Cezanne, sonradan modern resmin doğmasına yol açacak olan fovlar, kübistler ve soyut sanatçılar gibi yeni kuşağı büyük ölçüde etkiledi.

Cezanne, 1906′da fırtına esnasında dışarıda resim yaparken rahatsızlanmış, bir hafta sonra, 22 Ekim’de zatürreden vefat etmiştir. 20. yüzyıl modernistlerine göre Cezanne modern resimin babasıdır.

Mehmet Güleryüz, (doğum 1938 İstanbul) Türk ressam. Aynı zamanda yazarlık ve oyunculuk da yapmaktadır.

Mehmet Güleryüz, 1966 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünü birincilikle bitirdi. 1970 – 1975 yılları arasında devlet bursu ile gittiği Paris’te ihtisas yaptı.

1975 – 1980 yılları arasında, akademide öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980′de bu görevinden ayrılarak New York’a gitti. On biri yurtdışında olmak üzere otuz iki kişisel resim sergisi açan sanatçı, yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda karma ve grup sergisine katıldı.

1979 yılında Sedat Simavi Vakfı Altın Madalya Ödülü ile 1995 yılında Nokta Dergisi Doruktakiler Plastik Sanatlar Ödülünü aldı. 1985′ten bu yana BİLSAK’ta sanat eğitimi veren sanatçı, çalışmalarını İstanbul’da kendi atölyesinde sürdürmektedir.

1998 yılında 89 sanatçıya birden Devlet sanatçısı unvanı verilmesine karşı çıkmış; bu kararı mahkemeye götürmüş ve 85 sanatçının devlet sanatçılığı unvanı mehkemede iptal edilmiştir.

Ayşegül Sönmezay’ın sanatçı ile yaptığı ve yaşam hikayesinin anlatıldığı uzun söyleşi, Güldüğüme Bakma isimli bir kitap olarak çıkmıştır.

PASTEL BOYA

Pastel resim tekniği, çabuk bozulabilir olmasına rağmen ve her kademedeki çalışanlar arasında çalışma rahatlığından ve kolaylığından dolayı çok tutulan ve sevilen bir teknik olmuştur. Bu teknik ile yapılan resimler, hava tesirlerinden ve nemden (rutubetten) korunmaya muhtaçtır. Pastel de, diğer tüm resim teknikleri kadar renkli ve canlı bir görünüm sağlar. Kuru bir teknik olduğu gibi pudramsı yüzeyi ışığın kurulmasını güçlendirir ve bu yüzden de hiçbir tekniğin ulaşamayacağı bir renk yoğunluğu taşır. Büyük desen ustalarının Louvre Müzesi’nde pastel ile portre çalışmaları vardır. Bunlar bugün bile ilk tazeliklerini korumaktadır. Bu teknik malzemenin renklerinin yumuşaklığı, bilhassa, portre anlatımında çok uygun düşmektedir. Kuru olduğundan kağıdın ya da boyanın kurumasını beklemek gibi sinir bozucu bir yanı yoktur. Kuru boyayı elimize alır, rengi doğrudan resmin yüzeyine aktarırız. Bu boya içinde yağ ya da zamanla sararıp çatlamalara yol açabilecek vernik bulunmadığından yağlıboyadan daha uzun ömürlüdür. Teknik açıdan sağladığı bu yararların yanı sıra, pastel son derece ilginç bir kullanım alanı yaratır. Pastel, bütün konulara tatbik imkanı olan ve iyi neticeler veren bir resim tekniğidir. Günümüzde, yüksek kalite gösteren çalışmalar bu teknikle maalesef enderdir. Günümüz sanatçıları pastel boyalarını yeni teknikler içinde kullanabilme için diğer tekniklerle karıştırmayı deniyor ve yeni imkanlar buluyorlar. Öyle canlı boyalar kullandılar ki, adeta yağlıboya tesirini yaşatıyorlar.
Şu noktaya kuvvetle inanç beslemeli: İyi bir pastelci olmak için, herhalde desende çok ileri ve marifetli olmak lazımdır. Kiremit kırmızı kalem (conté crayon) , beyaz ve renkli kağıt üzerine çizilen desenler hakkında derin bir bilgiye ihtiyaç vardır. Her çeşit kalem teknikleri ile çalışmış olmak, estomp kullanılmasını öğrenmiş olmak, pastel çalışmalarını kolaylaştırıcıdır. İyi bir teknik için, bizden evvel bu malzemeyi hakkıyla kullanmış saygıdeğer artistlerin eserlerini incelememiz ve onlardan çok şey öğrenebileceğimizi bilmem söylemeye lüzum var mıdır? Pastel tekniği alanında; Fransız ressamı Jean Baptiste Perronneau pastelle yaptığı genç kız portreleriyle büyük ün kazandı; Maurice Quentin de La Tour, Van Gogh, Watteau, Gauguin, Degas, Picasso… gibi sanatçılar bu türün başlıca ustası sayıldılar. Pastel boyadaki rengin gücünü, boya maddeleri ile karıştırılan tebeşir oranı belirler. Yüksek oranda tebeşir karıştırılması açık ton, düşük oranda tebeşir ise koyu ton elde etmeye yarar ve böylece her rengin çok sayıda tonu elde edilebilir. Çok kişi pasteller içindeki pigmentlerin yani boya maddelerinin, yağlıboya ve suluboyalarda olduğunu bilmez; bu boyalarla pastel arasındaki tek fark yapım işlemindedir. Yağlıboyalar, incecik toz halinde öğütülmüş boya maddelerinin yağla, suluboyalar zamklı suyla, pasteller ise bu tozların katı bir hamur oluşturana tek tebeşir ve suyla karıştırılmasından oluşur.
Pastelin Kökeni, Avantajları ve Özellikleri
Pastel kelimesi dilimize Fransızca’dan geçmiş aslı ise, (İtalyanca hamur manasına gelen pasta kelimesinden gelir) yumuşaklığı anlatır. Yumuşak renkli tebeşire benzer renkli kalemlerle grenli kağıtlar, mürekkeple hazır…

KOKOSCHKA, Oskar (1886-1980)

Avusturalyalı ressam ruhsal durumları ve duyguları yansıttığı dışavurumcu                                  (ekspresyonist) resimleriyle tanınmıştır

1 Mart 1886’da Pöclarm’da doğdu. 1980’de öldü. 1904-1909 arasında Viyana Uygulamalı Sanatlar Okulu’nda Franz Cizek’in (1865-1946) öğrencisi oldu. Aynı yıllarda, Yeni Sanat (Art Nouveau) akımının Avusturya kolu olan Sezession’dan ve Gustave Klimt’den etkilendi. Yapıtlarının gördüğü sert tepki nedeniyle 1909’da Viyana’yı terk ederek İsviçre’ye gitti, burada  ilk kez manzara  üstüne çalıştı. 1910’da Berlin’e geçti. 1914’e değin resim çalışmaları yanı sıra  illüstrasyonlar da yaptı.

1.dünya Savaşı’na katıldı.Ancak yaralanınca Berlin’e döndü. 1920’de Dresden Akademisi’ne girerek dört yıl öğretim görevlisi olarak çalıştı. Bunu izleyen yedi yıl çeşitli ülkelerde gezerek büyük boyutlu manzaralar, dışavurumcu portreler ve kent görünümleri yaptı. Yapıtları 1937’de Nasyonal Sosyalistler  tarafından “ yoz sanat “ olarak nitelendirildi.1938’de Londra’ya kaçtı ve 1947’de İngiliz uyruğuna geçti. 1953’de Cenevre yakınlarına yerleşti.

Koskoschka’nın ilk dönem özellikle taş baskıları (litografi) A. Beardsley’in, Simgeciler’in (Sembolistler) ve Die Brücke’nin etkilerini yansıtır. 1906’dan sonra yaptığı natürmortlarında ve bir dizi portresinde psikolojik iç görü (psychological insight) vurgulamıştır. Bu portrelerde, dış vurumcu bir anlatım  içinde kişilerinin ruhsal durumlarının yanı sıra kendi iç dünyasını da yansıtmıştır.Yaşamı boyunca Gelecekçilik (Fütürizm), Kübizm, Gerçeküstücülük gibi çağdaş akımlardan uzak kalmış, 1914 öncesinin Dışavurumculuk anlayışı çerçevesindeki kişisel üslubunu sürdürmüştür.

KANDINSY,Wassily

Rus asıllı alman ressam. Anlatımcı soyutlamanın (Ekspresif Abstraksiyon) öncülerinden ve en büyük temsilcilerindendir..
4 Aralık 1986′da Moskova’da doğdu,15 Aralık 1944′te Paris yakınlarında Nuily-sur Seine’de öldü..Çocukluğu Odessa’da geçti. 1866′da gittiği Moskova’da hukuk ve iktisat eğitimi gördü.Köylülerin yargılama geleneklerini görmek için gittiği yörelerde köylü sanatı ile ilgilendi. 1985′te Moskova’da açılan Fransız izlenimcileri (Empresyonistler) sergisindeki yapıtlardan etkilenerek ressam olmaya karar verdi.Bu amaçla gittiği Münih’te önce Yusoslav ressam Anton Azabenin (1862-1907) atölyesine devam etti sonra da Akademide Franz Von Stuck’un (1863-1928) yanında çalıştı. 1901′de Phalanx adlı grubu kurdu. Hollanda,Tunus ve İtalya’yı gezdi. Bir süre Paris yakınlarındaki sevres’de yaşadıktan sonra 1908′de Münih’e döndü 1909′da Alexey von Jawlensky ve Alfred Kubin’le (1977-1959) Yeni sanatçılar Birliği’ni (Neue Künstlervereinigung) kurdu. 1911′de Franz marc ile tanıştı ve Yeni Sanatçılar Birliği’nden ayrılan arkadaşları ile çağdaş alman sanatını büyük ölçüde etkileyen Der Blaue Reiter grubunu kurdu. 1914′te 1.Dünya Savaşı başlayınca Rusya’ya dönmek zorunda kaldı.
Kandinsky Sovyet Devrimi’ni izleyen ilk yıllarda çeşitli etkinliklerde bulundu.Halk eğitimi Komiserliğinin (Narkompros) Görsel Sanatçılar Bölümü’nde (İZO) ve Sanatb Kültürü Enstitüsü’nde (İnkhuk) görevler üstlendi.Ancak bu kurumlarda dönemlerde egemen olan yapımcılara (Konstrüktivistler) karşı, sanatta ruhsal değerleri savunduğu için önerdiği programlar geri çevrildi.Benzer bir program da uygulamaya sokulmadı.1921′de SSCB’den ayrıldı ve Almanya’da Weimar’a yerleşti. Aynı yıl Bauhaus Okulu’nda öğretmenliğe başladı. bu okul 1933′te Nasyonal Sosyalist yönetim tarafından kapatılıncaya değim bu görevini sürdürdü. Daha sonra Fransa’ya geçerek ölümüne değin Neuily-sur-Seine’de yaşadı.
Kandinsky’in ilk yapıtlarından 1900-1908 arasındakiler çeşitli doğa çalışmalarıdır.bunların bazısını doğrudan doğa karşısında gerçekleştirilmiş,bazısını ise gezdiği ülkelerden edindiği izlenimlerle sonradan yapmıştır.Üslupsal olarak hemen hemen tümü Foizm ve Dışavurumculuk (Eksresyonizm) gibi öncü sanat akımlarının etkisi altındadır.1908-1910 arasında,Bavyera’nın Murnau bölgesinden görüntüleri konu alan resimleri  Kandisky’nin sanatında yeni ve özgün bir başlangıcı haber verir.Bundalarda Foizmin renkçilik anlayışı ile geleneksel Kuzey Dışavurumculuğu’nun etkileyici bir birleşimin arandığı izlenir.Doğa karşısında gerçekleştrilmiş olmalarına karşın,gerçek görüntüye bağlı olmayan biçimleri ve renk uyumlarının zenginliğiyle dikkati çekerler.Kandinsky’nin bundan sonraki üslupsal gelişimi üç döneme ayrılır 1910-1914 arasındaki ilk dönemlerde yeni tane büyük boyutlu Kompozisyon ve Kırk dolayında Doğaçlama yapmıştır.Bu döneminin ilk ürünleri büyük oranda soyut bir biçimcilik anlayışıyla belirğinlik kazanır.1910′da yaptığı bir suluboya soyut resmin ilk örneği sayılır. Öte yandan Komposizyonlar ve doğaçlamalar’dan bazısı figüratif öğeler içerirse de tümü ya tam anlamıyla soyut,ya da aşırı düzeyinde soyutlanmış bir biçimcilik anlayışına dayanır. Örneğin daha çok rus masal ve efsanelerinden kaynaklanan doğaçlamalar’ın tersine,Kompozisyonlar kendiliğinden bir davranışın yansıtıldığı anlık oluşumlar değildir bublar suluboya deseb yağlıboya taskaj vb gibi araştırma ve hazırlık ve araştırmalardan geçerek belli bir zaman süresinde gerçekleştirilmiş resimlerdir yine de biçimsek açıdan .Doğaçlamalar kadar taze ver canlıdırlar.
Kandisky’nin bu yıllarda yayımladığı Über Das Geistige in der Kunst (“Sanatta Tinsellik Üzerine”) adlı kitabı Komposizyonlar ve Doğaçlamalarda güttüğü estetik kaygıların bir açıklaması niteliğini taşır.Bu kitaba göre resmi yaratma istemi,evrenin yaradılışına benzer “kozmik” bir olaydır.Resim sanatçının içerdiği her biçim ya da renk onun içsel gereksinimlerinin esnek karşılığıdır.Kandinsky,buradan yola çıkarak birer “senfoni” gibi düşündüğü kompozisyonlarında zengin ve dengeli bir biçimsel sonuç elde etmeyi amaçlamıştır.
Kandisky’nin üslupsal gelişiminin ikinci dönemi Bauhaus’da geçirdiği yılları kapsar,Bu dönemin ürünleri “soğuk” olarak nitelendirilirse de,gerçekte akılcı bir davranışla ulaşılmış disiplinli bir biçimcilik anlayışı ortaya koyarlar.Bütünleriyle soyut bir komposizyon kuruluşu ile yabancı ve geometrik yapı
egemendir,Çoğunda,;Kandisky’nin en yetkin biçim olarak benimsediği “daire” motifi yinelenmiştir.
Paris dönemini olarak anılan son yapıtlarında Kandisky’nin geometrik üslubu giderek yumuşamıştır.Gene soyut bir biçimcilik anlayışının egemen olduğu bu resimlerde,Sibirya bozkırlarının halk sanatında kullanılan bezeme öğeleri ile bilinçaltından kaynaklanan biçimleri ,yarı geometrik,yarı süslemeci bitir anlayış içinde birleştirmeye yönelmiştir.alman dışavurumculuğunun düzensizlikleri ile Rus halk sanatı öğelerinin ve Fransız öncü  (avangard) sanat akımından gelen bazı tutum ve biçimlerinin bir arada kullanılmasına dayanır.Bütün bunlar tanı anlamıyla yetkin bir bireşim oluştur masada,duygu ile düşüncenin ,ölçü ile sezginin,mantık ile imgenin bir anlamıyla yetkin bir biçimde bütünleştirilmesinin ürünleridir.Dışavurumculuk (Abstre Eskpresyonizm) olmak üzere soyut eğilimlerin büyük bir çoğunluğu için çıkış noktası olmuştur.